YAY-KUR tanığı Muammer Sakaryalı anlatıyor: Nasıl sağ çıktım hâlâ şaşarım- (gazete duvar)

Sosyalist Barikat’ın Notu: 21 Mart 2022’de Gazete Duvar’da, Uşak’ta 1970’li yıllarda devrimci faaliyet yürütmüş Muammer Sakaryalı ile yapılan söyleşi yayımlandı Bu söyleşi 1970’li yıllarda yürütülen büyük anti-faşist mücadelenin hayat içinde nasıl geliştiği ve somutlaştığına ilişkin çok önemli ve ders çıkarılması gereken bir deneyimin, Uşak deneyiminin bir kesitini anlatıyor. Bugün çokça tartışılan devrimci öncü politika ve bu politikanın yerelde nasıl somutlaştırılacağına ilişkin arayışlara katkı sunacağı inancıyla bu söyleşiyi yayınlıyoruz.
1970’li yılların başında sol düşünceyle tanışan Muammer Sakaryalı 17-18 Mart olaylarının da canlı tanığı ve muhatabı. Sakaryalı ile 17-18 Mart 1977 gününü ve öncesinde Uşak’ta yaşananları konuştuk.

Cihan Başakçıoğlu

Uşak’ta yaşananlar 1 Mayıs 1977 tarihinde çıkan Devrimci Yol dergisinin ilk sayısının kapak konusu oldu. 1977 yılının Mart ayından sonra kentte düzenlenen her korsan miting ve yürüyüşe on binlerce insan katıldı. Mahalleler, köyler kendi komitelerini kurdu, mücadele etmeye başladı. Mücadelede aktif olanlardan biri de YAY-KUR öğrencisi Muammer Sakaryalı idi.

1970’li yılların başlarından itibaren sol düşünceyle tanışan Sakaryalı, YAY-KUR öğrencisiyken 17-18 Mart olaylarını bire bir “muhatabı” olarak yaşadı. Sonrasında da aktif olarak sol mücadele içerisinde yer alan Sakaryalı, 12 Eylül 1980 darbesinin ardından Devrimci Yol davasından yargılanarak 11 yıl cezaevinde kaldı. Muammer Sakaryalı ile 1977 yılına kadar Uşak’ta neler olduğunu, 17-18 Mart 1977 YAY-KUR’da neler yaşandığını konuştuk.

‘PUANIMIZ YÜKSEK OLMASINA RAĞMEN EĞİTİM ENSTİTÜSÜ’NE ALINMADIK’

Sizin YAY-KUR’a giriş süreciniz nasıl oldu? O Dönem Eğitim Enstitüsü’ne sol görüşlü öğrencilerin alınmadığına dair söylemler var. Siz de bu nedenle mi YAY-KUR’da eğitim görmeyi tercih ettiniz?

“Ben Uşak Lisesi’ni 1974-75 öğrenim yılında bitirdim. Yani 1972-73 öğrenim yılından 1979 yılının ortalarına kadar Uşak’ta yaşadım. 1977 yılında da YAY-KUR denen Meslek Yüksek Okulu’nda öğrenci idim. Uşak Eğitim Enstitüsü’ne o dönem “eğitimin faşistleştirilmesi” çerçevesinde, yüksek üniversite sınavı puanımız olmasına karşın, mülakatla elenmiş ve alınmamıştık. Çok düşük puanlı olan ve MHP – Ülkü Ocakları kanalından gelen öğrencileri okula doldurmuşlardı. Çok az sayıda sol görüşlü öğrenci nasıl girdilerse aradan girebilmişti. 1978 yılında ise eski ön kayıtlı öğrenciler kesin kayıt imkânına kavuştuğu için, ben ve benim gibi birçok arkadaşım Uşak Eğitim Enstitüsü’ne kesin kayıt yaptırdık.

‘DENİZ’LERİN ASILMASI, MAHİR’LERİN KATLİ MÜTHİŞ BİR İNFİAL YARATMIŞTI’

1977 yılına kadar Uşak’taki politik atmosferi nasıl değerlendiriyorsunuz? Özellikle o dönem CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit’in Uşak mitingi sıkça dillendiriliyor.

Deniz’lerin asılması, Mahir’lerin Kızıldere’de katledilmesi ve genel olarak 71 Hareketi, Uşak’ta müthiş bir sempati yaratmıştı. Devrimcilerin haksız yere katledildiği düşünülüyor ve vicdanlı insanların yürekleri kanıyordu. 70’lerin başına kadar merkez sağın oy deposu olan şehir, sola ve devrimcilere karşı sevgi eğiliminin açıkça görüldüğü yerlerdendi. Özellikle gençlik içinde yaygın bir sol eğilim vardı. İnsanlar harıl harıl okuyor, devrimcilerin haklılığını benimsiyor, dinamik bir tartışma ortamı oluşuyordu.

ECEVİT ‘HALKLARA ÖZGÜRLÜK’ SLOGANINA KIZDI: UMUDUMUZ ECEVİT DE BURAYA KADARMIŞ

1973’te Ecevit’in CHP Genel Başkanı olarak Uşak’ta yaptığı miting anılmaya değerdir. Bütün solcuların ayrımsız katıldığı, köylerden kendiliğinden ve azıcık çabalarla insanların akın akın gelip bir çeşit mahşeri kalabalığın toplandığı bir eylem olmuştu. Bizler gencecik halimizle, yaşları bizden büyük ağabeylerimizin önerileriyle organize olmaya çalışmış ve o mitingin güvenliğini almıştık. Benim köyümden traktörlerle beş yüz civarında insan katılmıştı. CHP Gençlik Kolları da bizimle beraberdi. O dönemde Uşak’ta ayrışma, sol içi bir ayrışma değildi. “Devrimciler” ve “faşistler” ayrışmasıydı ve saflar belirginleşmeye başlamıştı. Ama mitingde Bülent Ecevit’le ayrışma yaşadık. “Bağımsız Türkiye”, “Haşhaşı ekeriz üsleri sökeriz” gibi sloganlarımıza kızmadı. “Tek yol devrim” sloganına biraz kızdı. Kürsüden “Başka yollar da var” dedi. Fakat “halklara özgürlük” sloganına çok kızdı. Rahşan Ecevit’in Gençlik Kolları Başkanı Zeki Alçın’a işareti ve onun da kendi militanlarına işaretiyle saldırıya uğradık. “Umudumuz Ecevit buraya kadarmış” diye kendi aramızda şakamız olmuştu.

‘OKULA GİTMEK, SOKAĞA ÇIKMAK, SİNEMAYA GİTMEK İÇİN KAVGA ETMEYİ GÖZE ALMAK GEREKİYORDU’

Kentte sağ görüşlü grupların saldırılarından ve baskıdan bahsediliyor. O günlerde yaralananlar, sakat kalanlar var. Bu durum nasıl gelişti? 

TÖB-DER ve Halkevi’nde toplanıyorduk. Halkevi’nde seminerler oluyordu. Fakat o toplantıların ortasında bir haber geliyordu: “Faşistler filanca kişiyi dövdü”, “Faşistler filanca okulu bastı” ve benzeri. Bu durum çok sık oluyor, kalkıp gidip caddede sokakta veya filanca mahallede estirilen ‘faşist teröre’ karşı dövüşmek gerekiyordu. Ama Uşaklı ağabeyler, “Durun, provokasyona gelmeyin” diyorlardı. Ancak o kadar çok dövülüyor, saldırıya uğruyorduk ki sinemaya bile gitmek meseleydi. Bir gün İzmir Caddesi’nde bir solcunun kafasını muştayla kırıyorlar, başka gün devlet hastanesi önünde birkaç kişiye saldırıyorlardı. Yani okula gitmek, sokağa çıkmak, sinemaya gitmek kavga etmeyi göze almayı ve ‘faşist teröre’ direnmeyi gerektiriyordu.

‘DİRENMEYE BAŞLADIK’

Söz konusu saldırılar karşısında sizlerin tavrı nasıl oldu?

Biz beş-altı genç insan, artık “ağabeyleri” dinlememeye başladık ve giderek de onlardan koptuk. Biz direnmeye başladık. Saldırdıkları yerde faşistler bizi görmeye başladılar. Grup olarak hareket ediyor ve kendimizce savunma tedbirleri alıyorduk. Başlangıçta 5-6 kişiydik ama her olaydan, her tavır alışımızdan sonra çoğalıyorduk. On beş olduk, elli beş olduk, yüzlerce olduk. Meğer bizimle aynı duygu durumunda yüzlerce insan varmış. Bir dernek kurduk: YAY-KUR DER. Oradan hareket ediyor, orada ortak kararlar alıyorduk. 1977 yılında birçok lise öğrencisi, mahallelerdeki gençler, bizim Meslek Yüksek Okulu öğrencileri, öğretmen ve memur, birkaç sendika olmak üzere geniş bir “anti faşist” potansiyel oluşmuştu. Hareketin kendiliğindenliği hâlâ ağır basıyordu.

‘DOKTORUN HAYDAR’I ÖLÜME TERK ETTİĞİNİ SAĞLIKÇI ARKADAŞLARIMIZDAN ÖĞRENDİK’

Peki 17 – 18 Mart 1977 gününe gelirsek YAY-KUR olayları nasıl başladı, neler yaşandı?

Halk arasında ve bizim aramızda YAY-KUR denilen Meslek Yüksek Okulu, 1977 yılında Kemalöz Mahallesi’ne yakın, Eğitim Enstitüsü’nün de çapraz karşısındaki yeni binaya taşındı. Kütüphane olarak tasarlanmış bina bizim okul olmuştu. Faşistler de karşımızdaydı. Zaten her gün sokakta, caddede, mahallelerde sürtüşmeler oluyordu.

O gün, yani 17 Mart 1977 günü öğleden hemen sonra faşistlerle karşılıklı atışmalar başladı ve giderek taşlı kavgaya dönüştü. Kavganın kızıştığı bir anda silah patladı. Faşistler bize nişan alarak ateş ediyordu. O güne kadar böylesi kavgalarda silah çekilmemişti, çekildiyse de ateşlenmemişti. İlk ateşte arkadaşımız –ki Gıda Teknolojisi bölümündeydi- Haydar Öztürk yere düştü. Tesadüfen benim de dört beş adım önümdeydi Haydar. Fakat ne hikmetse ortada hiç polis filan yoktu. Biz Haydar’ı hemen Dörtyol’daki Devlet Hastanesine götürdük. Hastaneye yetiştirdiğimizde yaşıyordu ve hemen müdahale edilirse kurtarılabilirdi. Ben hâlâ bugün bile böyle düşünüyorum. Ama genel cerrah olan Kemal Savaş’ın özellikle ilgilenmediğini, arkadaşımızı ölüme terk ettiğini hastanedeki sağlıkçı arkadaşlarımızdan (hemşire ve sağlık memuru) öğrendik.

‘ÖLÜM HABERİNİN ARDINDAN BİR ÇEŞİT ‘KENDİMİZİ KAYBETME HALİ’ YAŞIYORDUK’

Ölüm haberinin duyulmasının ardından neler oldu?

Haydar’ın ölümü üzerine bir çeşit “kendimizi kaybetme hali” yaşıyorduk. Ölüm olayı kısa sürede tüm Uşak’a yayıldı ve duyan hastaneye geldi. Çok kısa sürede binlerce insan toplanmıştı. Biz önümüze ne gelirse kırıp dökmeye başlamıştık, hastaneye girdik o doktoru aradık, kaçmıştı. Orada ne kadar polis varsa kitleden korkup önümüzden kaçıyordu. Birkaç polis aracı da tahrip olmuştu. Hastaneden halkımızla beraber Haydar’ımızı aldık ve kortej oluşturarak İsmet Paşa Caddesi’ni (Uşak’taki ana cadde) sloganlar eşliğinde dolaştırarak okulumuza getirdik. Kortejin önünde “Haydarlar Ölmez” pankartını alelacele yazmıştı iki arkadaşımız.

‘DEVLET ORTALIKTAN ÇEKİLDİ, HAVADA BİR TUHAFLIK SEZİYORDUK’

Okulun alt katında uzun bir masanın üzerine tabutu koyduk. Başında sırayla saygı nöbeti tutmaya başladık. Bir taraftan ertesi gün Çivril’de cenaze töreni yapmak istediğimiz için onu organize etmeye çalışıyor, bir taraftan gelen gazetelere açıklama yapıyor, bir taraftan da okulun etrafında nöbetçiler koyarak savunma tedbiri alıyorduk.

Uşak halkı ve başta Kemalöz Mahallesi’ndeki insanlar akın akın bizi ziyarete geliyordu. Taziyede bulunuyor ve evlerindeki yaptıkları yiyecekleri getiriyorlardı. Uşak’ta o gün Haydar öldükten sonra devlet ortada yoktu. Yöneticisi, güvenlik kuvveti ortalıktan çekilmişti. Havada bir tuhaflık seziyorduk. Devlet nasıl ortadan çekilirdi? 20’li yaşlarımızdaydık ve bildiğimizi yapmaya kararlıydık. Cenazeyi elimizden almaya kalkacaklarını, ertesi gün büyük bir miting olmasını istemeyeceklerini dillendiriyor ama cenazeyi almaya cesaret edemezler diyorduk.

‘CENAZENİN BAŞINDA NÖBET TUTAN LİSE ÖĞRENCİSİ SEMİHA ÖZAKAR VURULARAK ÖLDÜRÜLDÜ’

Operasyon nasıl gerçekleşti? 

Gece (yanılmıyorsam saat 22.00 – 22.30’a doğru) bir haber aldık: Kemalöz Mahallesi ve okulumuz Foça’dan, Denizli’den, Kütahya’dan gelen jandarma komandolarınca kuşatılmıştı. Kısa bir değerlendirmeden sonra direnme ve Haydar’ı vermeme kararı aldık. Bina üç katlıydı. En alt katın girişine ve doğrudan girilen kapıya barikat kurmaya başladık. Eğer barikatı kırarlarsa bir grup arkadaş da yukarı katın girişine barikat kuracak ve o barikat sabaha kadar açtırılmayacaktı. Biz içeride barikatı tahkim ettiğimizde etrafımızdaki çember okulun etrafına kadar daralmıştı. Kapıyı açmak için zorladılar, açamadılar. Ama en önce zemin katı silahla taradılar. Cenazenin başında nöbet tutan liseli arkadaşlarımızdan Semiha Özakar’ın vurulduğunu duyduk. Önce faşistler şimdi de devletin güvenlik güçleri ikinci arkadaşımızı vurup öldürmüşlerdi. Giriş katına kurduğumuz barikatı açtılar.

GÖZALTI KORİDORU COP, TEKME, DİPÇİK: NASIL SAĞ ÇIKTIM HALA ŞAŞARIM

Askerler içeri girdikten sonra nasıl gözaltına alındınız?

Komandolar tuttuklarını tek tek dışarı atıyorlardı. Dışarıdaysa giriş kapısından askeri araçların olduğu yere kadar, yani yaklaşık 70-80 metre, elleri sopalı ve silahlı askerlerin oluşturduğu bir koridordan geçiriliyorduk. Her dışarıya çıkarılan cop, tekme, dipçik darbeleriyle askeri araçlara bindiriliyordu. Ben de bu grubun içindeydim, nasıl sağ çıktığıma hâlâ şaşarım. Top gibi oynuyorlardı; tekme, dipçik, sopalarla. Askerler çok öfkeliydi, anlaşılan ajite edilmişlerdi. Verilen emrin ötesinde zevkle işkence ediyorlardı. Devlet devletliğini gösterecek halkı hizaya getirecekti. Öyle olmadı.

‘DARACIK YERDE 80 KİŞİ SABAHA KADAR AYAKTA BİTİŞİK NİZAM TUTTULAR’

Gözaltı sürecinde neler yaşadınız? İşkence ve kötü muameleye maruz kaldınız mı?

Askeri araçlara sıkış tepiş bindirilen bizler, Uşak Trafik Bölge Müdürlüğü olduğunu sonradan öğrendiğimiz, ilin dışında bir yere götürülüp alt kattaki daracık odalara doldurulduk. Fakat ne doldurma! Ayakta ve bitişik nizam yirmi kişinin sığabileceği yere seksen kişi olarak tepildik. Tepildik ifadesi abartı değil, çünkü sığılmıyor, üst üste duruluyor, nefes alınamıyordu. Zaten yarım saat içinde benim bulunduğum nezarethanenin oksijeni bitti. Bayılmalar başladı. Su bile vermediler. Her bayılan için bağırmaya başladık, insanlar havasızlıktan ölecek diye korktukları için olmalı, bayılanları alıp temiz havada yani bir üst katta ayılttılar. Zaten ayakta duracak halimiz yoktu.

‘OKULU KUŞATAN ASKERLERİ HALK KUŞATTI, ÖYLE SERBEST KALDIK’

Gözaltı süreci kaç gün sürdü? Nasıl serbest kaldınız?

18 Mart günü sabah gün ağarırken yetkililerde bir telaş başladı, gidip geliyorlar, kapıları açıp kapatıyorlar, “Tamam sırayla ifade alacağız” diyorlar. Meğer okulda üst kattaki arkadaşlarımız barikatın arkasında sıkı direnmişler, barikatı açmaya gelene başka türlü direnç göstermişler ve teslim alınamamışlar. Sabah erkenden uykusundan kalkan veya sabahı bekleyen halk da bizim okula koşmuş. Okulu kuşatan askerleri, çoğunluğu kadın olan halk kuşatmış. Valiye ve öteki yetkililere “Evlatlarımızı bize vereceksiniz aksi halde …” demişler ve “İşkenceye götürdüğünüz evlatları da hemen bırakacaksınız” demişler. Yetkililer daha çok kan dökülmesini göze alamamışlar, okulun çevresindeki kuşatmayı kaldırmışlar.

Üst katta direnen arkadaşlarımız, kendini kurtarmaya gelen Uşak halkıyla birlikte Valiliğe yürüyor, ısrarla “Trafiktekiler gelecek” diyorlar. Biz otobüs hırıltılarını o küçücük hücremizde duymaya başladık. Bu arada hızlı hızlı ifadelerimiz alınıyordu. Hepimiz aynı ifadeyi vermeyi kararlaştırdığımız için, ben ifadeye çıktığımda polis memuru, “Söylemene gerek yok ne diyeceğini biliyorum” diyerek kendisi yazdı.

‘O GÜNE KADAR KURDUĞUMUZ İLİŞKİLER DAHA GÜNDELİKKEN, O GÜNDEN SONRA DAHA DA DERİNLEŞTİ’

Olayların ardından kentte artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı özellikle gençler arasında önemli oranda politikleşme olduğu görülüyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

17 -18 Mart 1977 olaylarından sonra asıl bizim bazı konularda aklımız suya erdi: Bu işlerin hiç şakası yoktu. Devletin içindeki Amerika Birleşik Devletleri’nin etkisi hiç küçümsenecek gibi değildi. Devrimcilere karşı hiç acıması olmayan bir devlet gücüyle karşı karşıyaydık diyebilirim.

O güne kadar insanlarla kurduğumuz ilişkiler daha yüzeysel ve gündelikken, o günlerden sonra ilişki derinleşti ve sıkılaştı. Artık insanlar evlerinde saklıyor ve koruyorlardı. Çağırdığımız zaman sokağa iniyorlardı. Düşünün, küçücük bir kentti ve birkaç bin kişiyle korsan miting yapıyorduk. Fakat bizim nitelikli bulduğumuz bazı arkadaşlar da uzaklaşmıştı. Birisi açıktan, “Bu işler benim yapacağım işler değil” diyebilmişti. Bu olaylardan sonra solcu-devrimci olup da henüz bizden olmayan bazı arkadaşlar da aramıza katılmıştı. Kitlemizdeki bazı arkadaşlar da olaylarda sağlam tutumlar göstermişlerdi. Bunları da göz önüne alarak iş bölümü yaptık. Bir parti değildik, parti literatürüyle konuşmuyorduk. Ama gençlikten, mahallelerden, işçi kesiminden, memurlardan ve kırsal bölgeden sorumlu arkadaşlarımız olmalıydı. Komiteler tarzında çalışma başladık.”

Kaynak: gazeteduvar.com.tr