Barış Yıldırım: Elimiz Mahir’in kavramlarına uzanmalı – Özay Göztepe (1+1 Express)

Kızıldere katliamıyla fiziken son bulan Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi’nin, kısa adıyla THKP-C’nin nasıl bir teorisi vardı, bu teorinin temel tezleri ve kavramları nelerdi? Hareketin lideri Mahir Çayan bu tezleri, kavramları nasıl ve nereden üretmişti, bunların günümüzde bir karşılığı var mı? Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Mahir Çayan’ın “Suni Denge” tezi üzerine doktora çalışması yapan Barış Yıldırım’a bağlanıyoruz. Express’in bahar sayısından naklen…

Barış Yıldırım: Elimiz Mahir’in kavramlarına uzanmalı – Özay Göztepe (1+1 Express)

Doktora çalışmanızı Mahir Çayan’ın temel tezlerinden suni denge üzerine yapıyorsunuz. Bu konuyu seçmeniz nasıl oldu?

Barış Yıldırım: Lise yıllarında sosyalist literatürü okumaya başlamıştım. Çayanist gelenekten, Devrimci Kurtuluş’tan gelen bir akrabamız bana Türkiye’ye dair en derli toplu tahlilleri Mahir Çayan’ın yaptığını söylemişti. Ben de bunu kafamın bir köşesine not ettim. ‘90’ların ortalarından itibaren Çayanist bir çizgide devrimcilik yaptım. Yine aynı çizgi çerçevesinde siyasi tutsak olarak cezaevinde kaldım. Çayan’ı tabii ki artık enine boyuna okumuştuk, ama teorisinin köklerine dair pek bir bilgimin olmadığını fark ettim. Cezaevinden çıktıktan sonra o soruyu sordum kendime: Suni denge kavramını biliyoruz, kullanıyoruz, ama bunun kaynağı ne? Mahir Çayan bunun Che Guevara’nın kavramı olduğunu söylüyor. Che’nin Türkçede yayınlanmış bütün eserlerini okumuştum, ama suni denge diye bir şey geçmiyordu.

“Tezin odağına suni dengeyi yerleştirdim, çünkü Mahir Çayan’ın kuramının en özgün yanı olmakla kalmayıp, bütün kuramı fiili olarak etrafında tutan eksenin suni denge olduğunu düşünüyorum.”

Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin Tiyatro Bölümü’nde dramatik yazarlık eğitimi aldım, sonra felsefede yüksek lisans yaptım. Kapital üzerine estetik bir yorumlamaya dayanan tezimin başlığı “İçerik ve Biçimde Karl Marx”tı –Kapital’in birinci bölümüne estetik kategoriler açısından bakan bir tezdi.

Aslında Tiyatro Bölümü’nde devam edecektim doktoraya, ama o yıl bölüm doktora programı açmadı. Ben de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Siyaset Bilimi Bölümü’nden dersler almaya başladım. Sonra, hazır girmişken doktorayı burada yapayım dedim. Tezimi Mahir Çayan üzerine yoğunlaştırmaya karar verdim, çünkü halihazırda bir kısmını yazmıştım. Suni denge konusunu araştırırken şaşırtıcı sonuçlara erişmiştim. Suni denge kavramının köklerini bulmak bir tür kuramsal polisiye gibi oldu bana. Böyle olunca da Mahir Çayan üzerine bir tez yapmak istedim.

Tez büyük ölçüde bitmiş durumda. Yordam’dan çıkan Mühürler[1] kitabının Mahir Çayan bölümünde tezimin ana bulgularını paylaştım. Gezi Direnişi Üzerine Düşünceler[2] başlıklı derlemede yazdığım bölüm,[3] sonra Sanki Devrim[4] ismiyle kitaba dönüştü, o da Çayan’ın kategorileri üzerinden bir çalışmaydı.

Barış Yıldırım

Tezinizin ana başlıkları neler?

Bir bölümü Mahir Çayan’ın hayatının ve Bütün Yazılar’daki[5] yazılarının bir serimlemesinden oluşuyor.  Biyografi çalışması değil tezim, ama yine de biyografik unsurlar var, çünkü Mahir’in teorisi ile biyografisi arasında iç içe geçmiş bir ilişki var. Herkesin var, ama 1968-1972 dönemi tarihin hızlandığı bir dönem, Çayan da o hızlanan tarih içinde teorik düşüncelerini bir yandan geliştiriyor, bir yandan bazılarını geçmişte bırakıyor, yeni yerlere yelken açıyor. O yüzden yaşam öyküsünün önemli olduğunu düşünerek bir biyografiyle başlıyorum teze. Ardından, Bütün Yazılar’da yer alan makalelerinin ana argümanlarını serimliyorum. Doğal olarak, bu tartışma suni denge’ye bağlanıyor. Tezin odağına suni denge’yi yerleştirdim, çünkü Mahir Çayan’ın kuramının en özgün yanı olmakla kalmayıp bütün kuramı fiili olarak etrafında tutan eksenin suni denge olduğunu düşünüyorum. Suni denge’nin köklerini, hangi kuramcılara yaslandığını, dünya Marksist literatüründe nereye tekabül ettiğini inceliyorum ve bunu ideolojik dönüş diye bir kavram çerçevesinde tartışıyorum.

“İdeolojik dönüş”le kastettiğiniz tam olarak nedir?

Bunu Ludwig Wittgenstein’ın felsefi tartışmayı dil ve dünya arasındaki ilişkiye kaydırdığı dilbilimsel dönüş kavramından ödünç alarak kullanıyorum. Wittgenstein’ın dönüş yaklaşımı daha sonra başka disiplinlere de uygulandı. Özü şu: Bir düşünme geleneğinde, başka bir yöne dikkat çekme ve artık o yönün odağa alınması. Marksist düşünürler içinde, altyapının son kertede belirleyici özelliğinden taviz vermeden üstyapı araştırmalarına yönelen bir dönem var, 1945’ten itibaren. Mahir Çayan’ı da bu kuşağın içine yerleştiriyorum.

Suni denge, tezimin ilerleyen bölümlerinde, silahlı propaganda ve kitle ilişkilerine bağlanıyor. Silahlı propaganda’nın bir kitle örgütlenme biçimi olarak Mahir’in kuramında nerede yer aldığını tartışıyorum.

Sonra halk kavramına geçiyorum. Halk kavramı Mahir’in döneminde çok kullanılıyor. Aslında, halk’ın ilk kavramsallaştırma denemesini yapan Mao Zedung.[6] Tezde “halk kimdir, içinde kimler yer alır, halk kavramı nereden geliyor”u, halk kavramıyla özelde Çayan’ın, genelde Marksist geleneğin ne kastettiğini tartışıyorum.

Mao nasıl kavramsallaştırıyor halk’ı? Mao ve Mahir Çayan’ın yaklaşımları arasında esastan bir fark var mı?

Halk’ın Marx ve Lenin’de de kavram olarak kullanıldığını, ancak özellikle Komintern’in[7] Faşizme Karşı Birleşik Halk Cephesi tartışmalarından itibaren öne çıktığını anlattım tezde. Mao Çin Devrimi sırasında dostlarının ve düşmanlarının envanterini çıkarırken proletarya ve dostlarını ifade etmek için bu kavrama başvuruyor. Çayan, halk’ın belirlenimli bir kavram olduğunu şu sözlerle anlatıyor: “Halk soyut bir kavram değildir. Halk, bir ülkenin içinde bulunduğu devrim aşamasında çıkarları devrimde olan sınıf ve tabakalardır.”

“Mahir’in Dimitrov’a yaslanan, ama onunla da görünüşte “çelişki” içinde bulunan bir faşizm teorisi var. Dimitrov’un faşizm teorisi Mahir’in teorisindeki gizli faşizme ilk bakışta elvermiyor gibi görünüyor, ama aslında Mahir’in faşizm teorisi içinde Dimitrovyen bir faşizm teorisi ürettiğini düşünüyorum.”

Bu noktada Mao ve Çayan aynı şeyi söylüyor, ama elbette tarihsel ve coğrafi koşullara göre halk kavramının içinin nasıl dolacağı değişiyor. Zaten Mao “Halk kavramı farklı ülkelerde ve belirli bir ülkenin farklı dönemlerinde farklılıklar gösterir” diyerek bu durumu anlatıyor.[8] Çin’de Japon işgali döneminde Japon emperyalistleriyle çelişki halindeki burjuvalar da –Kuomintang’ın[9] temsil ettiği “milli burjuvazi”– halkın içine dahilken sonraki dönemde halk düşmanı bir kesim haline geliyor. Çünkü, Çayan’ın tarifinde geçtiği gibi, “çıkarları devrimde olan sınıf ve tabakalar” devrimin niteliğine ve içinden geçtiği aşamaya göre farklılıklar gösteriyor.

Mahir Çayan’ın faşizm teorisi tezinizde nasıl bir konumda?

Faşizm tartışması tezin en uzun bölümlerinden. Mahir’in aslında Komintern’in önderlerinden Bulgar Komünist Partisi genel sekreteri Georgi Dimitrov’a yaslanan, ama onunla da görünüşte “çelişki” içinde bulunan bir faşizm teorisi var. Dimitrov’un faşizm teorisi[10] Mahir’in teorisindeki gizli faşizm’e ilk bakışta elvermiyor gibi görünüyor, ama yaptığım araştırmaya dayanarak aslında öyle olmadığını, Mahir’in faşizm teorisi içinde Dimitrovyen bir faşizm teorisi ürettiğini düşünüyorum.

Bunu biraz daha açabilir misiniz? Neden “Dimitrovyen bir faşizm teorisi” olarak yorumluyorsunuz?

Mahir’in faşizm tezi, sömürge ülkelerde parlamento ve demokratik kitle örgütlerinin açık olduğu bir faşizm biçiminin olduğunu ileri sürüyor. Oysa Komintern’in faşizm çözümlemeleri, Hitler ve Mussolini faşizmlerinin ampirik gözlemine dayandıkları için, çoğu durumda parlamentoların kapalı olduğu, halkın kendini ifade edebileceği bütün kanalların kapatıldığı, vahşi baskı koşullarını tarif ediyor. Dimitrov ise Komintern’e sunduğu meşhur raporda, geniş bir kitle dayanağının bulunmadığı, devrim tehdidinin güçlü olmadığı, iç çelişkilerin had safhaya erişmediği durumlarda “sınıfsal yapısını değiştirmeksizin açık terörist diktatoryayı kaba ve uydurma bir parlamentarizm ile birleştiren” bir faşizm biçiminin olabileceğini de söyler.

Faşizm tanımını Komintern’in tanımına göre yapan Mahir’lerin Filipin tipi demokrasi dedikleri de aslında bu. Demokratik mekanizmaların ilga değil iğdiş edildiği bu biçim, İkinci Dünya Savaşı sonrası faşizmlerin temel biçimi haline geldi. Parlamentoların kapatılması çok göze batan bir baskı yöntemi olduğundan parlamentoları büyük ölçüde faşizmin emir eri haline getiren “demokrasicilik oyunu” daha iyi sonuçlar veriyor. Mihri Belli’nin o dönemki metinlerinde dikkat çektiği bu durumu Çayan kendi suni denge ve faşizm kuramlarının eksenine yerleştiriyor.

Tezinizin Mahir Çayan’ın biyografisiyle başladığını söylediniz, o sırayla gidelim. Bilindiği gibi, katıldığı ilk eylem 1963’te, Haydarpaşa Lisesi’ndeyken bir öğretmenin haksız yere görevden alınmasını protesto eylemi. Son eylemiyse 1972’de ölümüyle sonuçlanan rehine eylemi. 1963’ten 1972’ye, bu dokuz yılda Mahir Çayan’ın hayatındaki kırılma noktaları neler?

15 Mart 1946’da Samsun’da doğuyor, ailesi İstanbul’a geliyor, Mahir ilkokul ve ortaokulu Üsküdar’da okuyor. Mart 1963’te, Haydarpaşa Lisesi’nde, bir öğretmenlerinin atılan iftira sonucunda görevine son verilmesi üzerine yapılan, bin kişinin katıldığı eylemin “elebaşları” arasında görüldüğü için 15-16 kişiyle birlikte gözaltına alınıyor. Bu ilk gözaltına alınışı. Gözaltından nöbetçi mahkemeye sevk ediliyorlar, ama bir şey çıkmıyor.

Haydarpaşa Lisesi’ndeyken İstanbul’un siyasi entelijansiyasıyla ilişkiye geçiyor. Amcası Enver Çayan’la birlikte dönemin entelektüelleriyle tanışıyor, görüşüyor. 1963’te İstanbul Üniversitesi’nin hem tıp hem hukuk fakültelerini kazanıyor. O dönem birden fazla bölümü kazanmak mümkün. Tıbba kaydoluyor. Amcası “Hani siyasi amaçlarımız vardı, ona ne oldu?” deyince hukuka geçiyor, ama uzun kalmıyor. Bir yıl sonra tekrar sınava girip Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni kazanıyor.

1964 veya ‘65’te –tam tarih şimdiye kadarki biyografilerde verilmiyor– TİP’e üye oluyor. 1965’te kurulan Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun (FKF) öne çıktığı dönem bu. TİP’in gençlik içinde örgütlendiği kanal FKF. Çayan SBF-Fikir Kulübü yönetimine giriyor, başkan oluyor. Ama Nisan 1967’deki olağanüstü kongrede başkanlığı kaybediyor. Bununla ilgili anlatılan, Mahir’in TİP yönetiminin görüşlerini eleştirmesi nedeniyle başkanlıktan düşürüldüğü yönünde.

“Necmettin Giritlioğlu Ağustos 1970’te katlediliyor, bir grev sırasında. Bir kırılma noktası da cenazeler. Vedat Demircioğlu, Taylan Özgür, Cengiz Zabcı… Giritlioğlu’nun cenazesinde, Mahir “Biz hep cenazelerde mi buluşacağız, hep biz mi öleceğiz?” diye soruyor. Bu soru silahlı mücadeleye giden yolda önemli bir kilometre taşı gibi geliyor bana.”

Gülten Savaşçı’yla tanışması da aynı dönemde ve önemli bir kırılma noktası. Paris’te fizik doktorası yapan Gülten Savaşçı’yla ilişkisi 1968’de önce Paris’te, sonra Londra’da geçirdiği dönemde devam ediyor. Bu iki büyük Avrupa kentinde dönemin Marksist akımlarının en radikalleriyle tanışıyor. “Fransa’da çok farklı görüşler öğrendim, biz çok pasifiz, onlar çok radikal” diyecek döndüğünde. Ama oralarda tam olarak neler okumuş, onların kaydı elimizde yok.

60’lı yılların sonunda MDD’ci. Mihri Belli’nin Milli Demokratik Devrim[11] broşüründe çizilen temel hatları savunuyor yazılarında. Araştırdıkça şunu fark ettim, Mahir’in makalelerinde Mihri Belli ve Behice Boran çok önemli muarızlardır, dolayısıyla Mahir geleneğinden gelenler olarak o kişileri Kautsky’ler olarak düşündük hep. Ama aslında Mahir onların görüşlerinin iyi bir sentezcisi. Düşüncelerinde en çok eleştirdiği Behice Boran’dan bile izler var.

Mahir 1969 Nisan’ındaki üniversite eylemlerinde etkili bir figür olarak öne çıkıyor. Örneğin, işgaller sırasında DTCF’deki faşist saldırıyı püskürtmek için gidenler arasında. Türk Solu’nda yazmaya başlaması da aynı döneme denk düşüyor.

Mihri Belli o dönem Dev-Güç adı altında oluşan ittifaka önem veriyor. Proletaryanın olmadığı, aydınların ağırlıkta olduğu bir cephe yaklaşımı Dev-Güç. Buradan da uzaklaşmaya başlıyor Çayan ve “Aren Oportünizminin Niteliği” başlıklı makalesini yazıyor.

Devrimci TİP Komitesi adı altında TİP içinde bir hizip mücadelesi başlatıyorlar. Bu da önemli bir dönüm noktası. 9-10 Ekim 1969’da FKF’nin Dev-Genç adını aldığı kurultay örgütleniyor. Mahir, kurultayda yaptığı uzun konuşmayla dikkat çeken bir gençlik önderi olarak öne çıkıyor.

1970 yazında “Yeni Oportünizmin Niteliği” makalesini yazıyor ve TİP’ten kopuşun işaretlerini veriyor. Mahir ve arkadaşları bu dönemde tütün işçilerini ziyaret ediyorlar, çeşitli işçi-köylü mitinglerine, eylemlerine katılıyorlar. Mahir Karadeniz’e, Hüseyin Cevahir’ler Bismil’e gidiyor, halkla öğrenci gençlik arasında buluşmalar gerçekleşiyor. Ege köylerine gidip kahvelerde konuşmalar yapıyorlar. Ege dönüşünde ilginç bir şey söylüyor Mahir: “Böyle sabırlı bir kitle çalışmasıyla, insanlara tek tek gerçekleri anlatarak, söz yoluyla devrim yapacak gibi görünmüyoruz, bunun silahlı mücadeleden başka bir yolu görünmüyor.”

Dışarıdan bakanlar için bu Narodnik bir sav, ama Mahir’in uzun uzadıya kavramsallaştırdığı silahlı propaganda açısından çok kilit bir şey. Gitmiş, halkla yüz yüze gelmiş ve sözlerin ancak bir yere kadar etki ettiğini görmüş, eylemin propagandif gücünü fark etmiş. Dönemin çeşitli devrimci gençlik gruplarında benzer bir ruh hali var.

Bu hengâmenin ortasında, 1970 Ağustos’unda Gülten Savaşçı’yla nikâhlanıyor. Gülten Fransa’ya gidiyor ve bir daha görüşemiyorlar, birbirlerini son görüşleri nikâh törenlerinde oluyor. Giderek Mahir’in bütün gündemi örgütlenme çalışmalarıyla doluyor. Askerler arasında hava yüzbaşısı Orhan Savaşçı’nın –Gülten Çayan’ın abisi–, işçiler arasında Yapı-Yol’dan sendikacı Necmettin Giritlioğlu’nun yaptığı çok önemli çalışmalar var.

Gülten ve Mahir Çayan’ın evlenme cüzdanındaki vesikalıkları

Necmettin Giritlioğlu’nun yanısıra Marmara’da İşçi Komitesi çalışmaları var THKP-C’de…

Evet. Zaten İstanbul örgütlenmesini oluşturacak kadroların bir kısmı sistemli bir şekilde işçi çalışması yapıyor. Necmettin Giritlioğlu Ağustos 1970’te katlediliyor, bir grev sırasında. Bir kırılma noktası da cenazeler. Vedat Demircioğlu, Taylan Özgür… Bir de otel odasında zehirlenerek hayatını kaybeden Cengiz Zabcı var. Onun şaibeli bir ölüm olduğunu düşünüyor dönemin müstakbel THKP-C’lileri. Giritlioğlu’nun cenazesinde, Mahir “Biz hep cenazelerde mi buluşacağız, hep biz mi öleceğiz?” diye soruyor. Bu soru silahlı mücadeleye giden yolda önemli bir kilometre taşı gibi geliyor bana.

Sizin de vurguladığınız gibi Mahir Çayan’ın kullandığı kavramsal çerçeve zamanla değişime uğruyor. Başlangıçta Kemalist denebilecek bir pozisyonda, sonra Kemalizmi bir ittifak unsuru olarak tarif ediyor. Mihri Belli’ci olduğu dönemde kavramsal çerçevesini Milli Demokratik Devrim (MDD) üzerinden oluştururken, sonra Demokratik Halk Devrimi (DHD) olarak kavramsallaştırıyor. Mahir Çayan’ın düşünsel evrimindeki bu durakları nasıl yorumluyorsunuz?

Mahir’in Kemalist olduğunu gösteren bir metnini bilmiyorum. Ulaş Bardakçı’nın THKP-C Davası savunmasını hazırlarken pragmatik nedenlerle kullandığı Kemalist argümanlar var, ama Mahir’in herhangi bir metninden Kemalizm çıkartılabileceğini düşünmüyorum.

Ziya Yılmaz kitabında[12] “Ulaş Bardakçı, firar döneminde zaman kazanmak için Türkiye’nin Düzeni[13] kitabından çatır çatır özet çıkarıp yapıştırıyordu” deniyor.

Burada mevzu şu: Kemalizmi bir ittifak unsuru olarak görmesinden, Kemalizme emperyalizmle çelişkiler bağlamında pozitif bir anlam yüklemesinden yola çıkarak Mahir’i Kemalist olarak nitelendiriyorlar. Oysa Mahir’inki Kemalizmden gerçek bir kopuş. Mahir’in “genç dönemi” ile “olgun dönemi” arasında üç temel değişim görüyorum. Biri MDD’den DHD’ye geçiş. Diğer ikisi de buna bağlı zaten. Biri yarı sömürge tespitinden yeni sömürge tespitine geçiş, yani emperyalizmin eski ve açık yöntemlerle değil, gizli işgal ile ülkeyi ele geçirdiğinin saptanması. Egemenliği altındaki ülkelerin heterojen yönetici bloku olan oligarşiler üzerinden içsel bir olgu’ya dönüşen emperyalizmin bu dönüşümü İkinci Dünya Savaşı sonrası yeni bir kriz dönemiyle –III. Bunalım Dönemi– ilişkili olarak görülüyor.  Bir aşamalı devrim stratejisi olan MDD’den bir kesintisiz devrim stratejisi olan DHD’ye geçiş tüm bu altyapısal dönüşümlerin sonucu olarak ortaya çıkıyor.

“MDD Çin Devrimi’nin ideolojik hegemonyası altında üretilmiş bir kavram. Küba Devrimi’yle, Vietnam’la yeni kavrayışlar ortaya çıkmaya başlıyor. Küba Devrimi suni denge kavramının, Vietnam Devrimi ise silahlı propaganda kavramının gelişmesine yol açıyor. Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi kavramı ise Brezilyalı devrimci João Quartim’den geliyor.”

Tüm bu süreçte en az değişikliğin Kemalizm konusunda olduğunu düşünüyorum. Çünkü başından beri Mahir “biz Kemalist değiliz”i vurgulamaya çok eğilimli. Aynı dönem devrimci siyaset yapanlarda bu eğilim o kadar erken ve güçlü belirmiyor. Aslında, Mahir’lerin Kemalizmle kurdukları ilişki küçük burjuva aydın kesim’le kurdukları ilişki. Halk bir kavram olarak ortaya konuyor ve bileşenleri analiz edilirken küçük burjuvazi de halkın bir kısmı olarak sayılıyor. Küçük burjuvazinin en çok karşılarına çıkan kesimi ise, sivil-aydın-asker zümre dedikleri, hem ordunun içinde hem de üniversitelerde bulunan aydın, akademisyen, yazar, subay gibi çevreler. Bunlar “cumhuriyet çocukları”, bu kesimdeki hâkim ideoloji de Kemalizm. Mahir onlarla ittifak kurulabileceğini söylüyor.

O dönemin sol ve sağ Kemalizm tartışmalarında “solu müttefikimizdir, sağı değildir” deniyor. Mahir de diyor ki: “Ecevit gibi sağ Kemalist denenler aslında Kemalist değil. Çünkü Kemalizm zaten ideolojik bir kuram değil. En önemli karakteristiği anti-emperyalist olması. Anti-emperyalist olmayan biri kendisine Kemalist diyorsa sahtecilik yapıyordur, Kemalist kisvesine bürünüyordur.”

Mahir’in Kemalizm haricindeki düşüncelerinde gerçekten önemli evrimleşmeler olduğunu söyleyebiliriz. Özetlemem gerekirse, yarı sömürge tespitinden yeni sömürge tespitine, MDD’den DHD’ye geçiş ve emperyalizmin III. Bunalım Dönemi’ne girmiş olduğu tespitinin Mahir’in düşüncesindeki en önemli değişim eksenleri olduğunu düşünüyorum.

Bu kavramlardaki dönüşümleri nasıl değerlendiriyorsunuz? MDD’den başlayalım…

O dönemin en önemli tartışması Milli Demokratik Devrim / Sosyalist Devrim tartışması. Sosyalist Devrim tarafının başını Sadun Aren’le Behice Boran çekiyor ve Boran gerçekten bu konuda önemli terimler üretiyor. Mihri Belli’ler ise özellikle o dönemin Sovyet Komünist Partisi’nin öncülüğünü yaptığı MDD teorisini savunuyor.

Şöyle bir zamandayız: İkinci Dünya Savaşı biteli yirmi yıl olmuş, Çin Devrimi’nin üzerinden az süre geçmiş. Çin Devrimi bütün dünyayı kasıp kavuruyor. Vietnam direnişi keza. Bunların ışığında, Mao’nun MDD şeklinde formüle ettiği, Çin Devrimi’nin birinci aşamasında özellikle, milli burjuvazinin de müttefik olduğu bir devrim stratejisi var. Bizim ülkemizde milli burjuvazi olmadığını herkes görüyor, MDD’ciler de görüyor, ama diyorlar ki: “Yine de milli ve burjuva olan bir kesim var: Sivil, aydın, asker zümre. Bunlar milli niteliklerini koruyor. Büyük burjuvazi korumuyor, ama küçük burjuvazi koruyor, bunlarla bir şekilde ittifak kurmalıyız.”

Bu ittifak arayışlarını bugünle rahatlıkla karşılaştırabiliriz. Bugün nasıl sosyalistler CHP’nin bazı kesimleriyle ittifak kurma arayışındaysa, HDP’deki sosyalistler nasıl kendilerine en uzak yerlere bile ittifak devşirebilir miyiz diye bakıyorsa, o gün de herkes büyük kavgada yanına destek arıyor.

“Mahir’in “genç dönemi” ile “olgun dönemi” arasında üç temel değişim görüyorum. Yarı sömürgeden yeni sömürgeye, MDD’den DHD’ye geçiş ve emperyalizmin III. Bunalım Dönemi’ne girmiş olduğu tespiti Mahir’in düşüncesindeki en önemli değişim eksenleri.”

Sonuçta, siyaset bir ittifak meselesi. Hele devrim, her şeyden önce bir ittifak meselesi. Sovyet iktidarının ilk yıllarının bir koalisyon iktidarı olduğunu düşünürsek, ittifaksız devrim yok. Marx’ın Louis Bonaparte’ın On Sekiz Brumaire’i[14] de hangi sınıfın hangi sınıfla ittifaklar kurduğu üzerine bir kitap. Dolayısıyla, siyaset demek, ittifak demek.

Velhasıl, Mahirler’in döneminde de herkes ittifak arıyor. MDD’de bu ittifak fazla geniş. Burjuvazinin içinde bile milli unsurların bulunabileceğini umut edenler var. Deniyor ki: “Ülkemizde burjuva demokratik devrimi yarım kalmış. Mustafa Kemal başlatmayı denemiş, ama tamamlayamamış, 1950’lerden itibaren karşı devrim karşı darbeyi vurmuş. Şimdi ilk görevimiz önce bir burjuva demokratik devrimi gerçekleştirmek. Ama burjuva demokratik devrimi milli demokratik bir şekilde, anti-emperyalist ve anti-faşist özelliklerini öne çıkararak gerçekleştireceğiz. Hemen sonra da, mümkünse Lenin kadar hızlı bir şekilde, 1917 Şubat’ından Ekim’ine giden yolda olduğu gibi, sosyalist devrime geçeriz, ama burjuvazinin burjuva demokratik devrimin görevlerini yerine getirmesi gerekiyor.”

SBF kantininde, sağdan ikinci

Sosyalist Devrim cenahı ne diyor?

SD’ciler “Bu ülkede burjuva demokratik devrim zaten tamamlanmamış, bizim görevimiz sosyalist devrim. Ama faşizm içinde yaşamıyoruz, dolayısıyla şu anda yapmamız gereken şey öncelikle yasal mücadele” diyor.

SD’cileri Mahirler açısından muarız haline getiren bu özellikleri. Mahirler daha radikal, Leninist tarzda örgütten yana. Boranlar sosyalist devrim mücadelesini TİP’te yürütebileceklerini düşünüyor. Ama onlar da emperyalizm gerçeğinin farkında, hatta emperyalizmin milli burjuvaziye yer bırakmayacak denli ülkenin her tarafına nüfuz ettiğini ilk söyleyenlerden biri Boran. Mahir’in olgun döneminde ödünç alacağı görüş bu. Ama “Kesintisiz Devrim II-III” başlıklı makalesine kadar MDD demeye devam ediyor –bu arada, o makalenin niye “Kesintisiz Devrim II-III” diye adlandırıldığını bilmiyorum, aslında tek makale o, herhalde Mahir başlangıçta iki ayrı makale olarak planlamış.

“Suni denge kavramı ile Gramsciyen hegemonya kavramı ve Althusser’in devletin ideolojik aygıtları kavramı akraba. Ama bu akrabalığın çağın ruhuna bakılarak yapılan değerlendirmelerden ortaya çıktığını düşünüyorum.”

Yavaş yavaş kavramlar evrimleşiyor. Evrimleşen kavramlardan biri de yarı sömürge kavramı. Yarı sömürge, daha çok Çin Devrimi’nin kullandığı bir kavram. Mahir devrim stratejisini ortaya koyarken, Kesintisiz II-III’te yeni sömürge demeye başlıyor.

Diğer mesele ise şu: MDD zaten aşamalı bir devrim. Önce milli görevleri yerine getiriyor, emperyalizmi ülkeden kovuyor, sonra mümkünse hızla sosyalist devrime geçiyor. En az iki aşama. Demokratik Halk Devrimi’nde ise kesintisiz bir devrim var. Bu kavram Troçkist Sürekli Devrim’e benzetilir, ama kesintisizlik ile devrimin bir ülkede başlayıp diğer ülkelere yayılması falan kastedilmiyor. Kesintisizlik devrimin burjuva demokratik aşaması ile sosyalist devrim aşaması arasında –Mahir’in deyişiyle– bir “Çin Seddi” olmaması, bu iki aşamanın birbirinden ayrılamayacak denli iç içe geçmiş olması. Bunu formüle ederken aslında aklında 1917’nin Şubat’ı ve Ekim’i var. Oradaki gibi, yedi-sekiz aylık bir sürede birbirini takip eden devrimler düşünülüyor.

60’larda bir çay partisinde

Mahir Çayan’ın Lenin ve Mao’dan etkilendiği biliniyor, ama pek bilinmeyen başka etkilenmeler de var. Mesela Althusser’i Türkiye’ye tanıtan o. Avrupa Marksistleri veya daha genel çerçevede Marksist teorisyenlerle Çayan’ın kurduğu düşünsel ilişki nasıl?

Mahir daha çok Lenin ve Mao temelinde bir teori düşünüyor gibi görünüyor. Yeri geliyor Troçki’den alıntı yapıyor, yeri geliyor başkalarından alıntı yapıyor. Ama kafasındaki devrim paradigmasında Çin Devrimi’nin hegemonyası söz konusu. Zaten MDD de Çin Devrimi’nin ideolojik hegemonyası altında üretilmiş bir kavram, ama devrimci mücadele ilerledikçe, Küba Devrimi’yle, Vietnam’la yeni kavrayışlar ortaya çıkmaya başlıyor. Küba Devrimi suni denge kavramının, Vietnam Devrimi ise silahlı propaganda kavramının gelişmesine yol açıyor. Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi kavramı ise Brezilyalı devrimci João Quartim’in[15] “silahlı mücadelenin sınıf mücadelesinin yolu olduğu” bir süreç olarak tanımladığı stratejiden geliyor.

Régis Debray’yi de okuyorlar, ama pek benimsemiyorlar.[16] Althusser’i de okuyorlar. Bugün Marksist literatürde Althusser’i önemli kılan devletin ideolojik aygıtları’na[17] ilişkin düşünceleri, o dönemdeyse daha ziyade ortodoks Marksist teorileri dile getirdiği yazılar.

Suni denge kavramı ile Gramsciyen hegemonya kavramının ve Althusser’in devletin ideolojik aygıtları kavramının akraba olduğunu düşünüyorum. Ama bu akrabalığın çağın ruhuna bakılarak yapılan değerlendirmelerden ortaya çıktığını düşünüyorum ve buna, başta konuştuğumuz gibi, ideolojik dönüş adını veriyorum. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, içinde tüm bu saydığımız isimlerin de olduğu kuşakta bir odak değişikliği oluyor. Altyapının belirleyiciliğini bütünüyle kabul etseler de üstyapı araştırmalarına odaklanan bu düşünürler, kapitalist iktidarlara nasıl rıza gösterildiğini anlamaya çalışıyor. Mahir de bu düşünürlerinden biri.

Mahir Çayan’ın kuramının merkezi olarak gördüğünüz suni denge’ye geçelim. Bu kavramı nereden çıkardı, neyi ifade etmek için seçti?

Suni denge, en soyutlanmış haliyle, bir güç karşısında bu güçle çatışmaya girmekten uzak durma anlamına geliyor. O güçle doğal bir çelişki içindesin, ama çatışmaya girmekten de –kökü ideolojide olan birtakım sebeplerle– kaçınıyorsun.

Mesela, işyerinde patronla çelişkin var, sana sürekli mobbing uyguluyor alttan alta, ama açık bir çatışma yok. Bunun sebebi nedir? Patronla ilişkide sebep belli, işe ihtiyacın var, patron senden güçlü vs… Mahir de şunu söylüyor: Bu ülkede faşizm var. Emperyalizm sömürgeciliği var. Açık değil bu sömürgecilik, ama var. Peki, buna neden açık ve yaygın bir muhalefet yok? Emperyalizme ve faşizme karşı açık bir savaş neden yok?

“Ülkede faşizm var. Emperyalizm sömürgeciliği var. Peki, neden açık ve yaygın bir muhalefet yok? Ne oluyor da ideoloji denen bazı düşünsel süreçler insanları eylemsizliğe itiyor? Çayan bu soruyu beş başlıkta cevaplıyor: Emperyalizmin, kapitalizmin, faşizmin, devletin ve birtakım tarihsel ideolojilerin etkisi.”

Bakıyorsun, Mussolini 1920’lerin sonunda, Hitler 1930’ların başında iktidarı ele geçirmeye yönelir yönelmez çeşitli silahlı gruplar, yeraltı örgütleri oluşmaya başlamış. Özellikle 1939’dan itibaren bu çelişki açık savaşlara, partizan savaşlarına dönüşmüş.

Mahir’lerin analizine göre, 1950’lerden beri faşizm var, ama bu faşizme karşı yaygın radikal direnişler yok. Bunun sebebi ne olabilir? Bugün de sorduğumuz çok önemli bir soru bu. Açık bir baskı var, adına faşizm diyelim demeyelim, ama bu baskıya tekabül eden bir direniş yok. Halbuki biliyoruz ki, etki tepki doğurur. Öyleyse bu siyasi baskı neden aynı düzeyde tepki doğurmuyor?

Suni denge, en genel anlamıyla ele alındığında, tarihin her döneminde düşünebileceğimiz bir şey. Feodaliteye karşı köylü isyanları yok mu, var. Ama 1950’lerden sonra Türkiye’de ve bizim gibi ülkelerde –“bizim gibi ülkeler” ifadesini çok kullanır Mahir– neden bu direnişler yok?

Buna bir dizi cevap buluyor. Bulduğu cevaplar insanların etkisi altında olduğu ideolojilerle ilgili. Ne kastediyorum? Yani Marx ve Engels’in Alman İdeolojisi[18] ile başlayan, Lenin’le, Gramsci’yle, Lukács’la, Brecht’le, Althusser’le birlikte derinleşerek devam eden ideoloji tartışmaları. Mahir de tüm bu düşünürlerle aynı soruyu soruyor: Ne oluyor da ideoloji denen bazı düşünsel süreçler insanları eylemsizliğe itiyor?

Arkadaşlarıyla piknikte

Nedir verdiği cevap?

Çayan bu soruyu Türkiye özgülünde beş başlık altında cevaplıyor: Emperyalizmin, kapitalizmin, faşizmin, devletin ve birtakım tarihsel ideolojilerin etkisi.

Emperyalizme ilişkin olarak diyor ki, bizim ülkemizde artık açık emperyalist işgal yok; işgal var, ama gizli. Yeni sömürge dönemlerinde bu tür şeyler açık açık yapılmadığı için işgallerin ortaya çıkarması beklenen doğal muhalefet de kendisini göstermiyor.

İkincisi, kapitalizmin bir özelliği: Üretimin genişlemesiyle beraber emekçi sınıfların düzenle çelişkileri yumuşuyor, çünkü –Mahir’in deyişiyle– nispi bir refah ortaya çıkıyor.

Üçüncü özellik faşizm. Faşizm sömürgelerde gizli, örtülü halde gerçekleşiyor. Bu örtülü faşizme eşlik eden Filipin tipi demokrasi denen bir şey var. Daha sonra Çayan çizgisindeki hareketlerin demokrasicilik oyunu dediği bu yönetimde sözde bir meclis var, ama o meclis demokratik değil, halkı temsil etmiyor, oligarşinin çeşitli kanatlarının temsilcilerinin yer aldığı bir parlamento. Ama 1930’larda Hitler’in yaptığı gibi parlamentoyu kapatmayı da tercih etmiyorlar. Sarı da olsa sendikalar var, göstermelik de olsa demokratik kitle örgütleri var.

“Örtülü faşizme eşlik eden Filipin tipi demokrasi denen bir şey var. Sözde bir meclis var, ama o meclis halkı temsil etmiyor, oligarşinin çeşitli kanatlarının temsilcilerinin yer aldığı bir parlamento. Sarı da olsa sendikalar var, göstermelik de olsa demokratik kitle örgütleri var.”

Dördüncüsü, devletin niteliği. Devlet artık çok daha merkezileşmiş, militarize olmuş, bugünün deyimiyle, teknolojikleşmiş bir devlet. Emperyalistlerle anlaşma ve ittifaklar içine girerek çok daha güçlü bir aygıt haline dönüşen devlet, halkın tepki göstermesini fiziksel olarak engelliyor.

Son olarak da Osmanlı’dan devralınan, her şeye gücü yeten kerim devlet ve tebaanın koruyucusu baba devlet imgelerinin merkezi aygıtın güçlenmesiyle birlikte çok daha etkili ideolojik kabuller haline gelmesi de suni denge’yi oluşturan bileşenlerden.

Mahir’in pasifikasyon araçları ve propaganda araçları, Gramsci’nin zor ve rıza dediği, Althusser’in devletin ideolojik aygıtları ve devletin baskı aygıtları dediği şeyler birlikte çalışarak direniş eğilimlerini bastırıyor. Bunlar bir araya gelerek bu tepkinin doğmasını engelliyorlar ve yapay bir denge oluşturuyorlar. Çatışma olması gerekirken denge var. Yapaylık, sunilik buna işaret ediyor.

Mahir Çayan suni denge kavramını nasıl üretiyor?

Araştırmalarımın bana gösterdiği şu: Mahir suni denge terimini –kavramını değil ama– Régis Debray’nin Devrimde Devrim kitabından alıyor. Debray Devrimde Devrim’de Che’den alıntılayarak diyor ki: “Silahlı mücadele içermeyen klasik kitle çalışması oligarşik diktatörlükle halktan gelen baskı arasında kurulmuş olan suni dengeyi bozacak yerde onu devam ettirecektir.”[19]

Mahir bence bu pasaja bakarak onun gerisinde yatan fikri okumaya çalışıyor ve koca bir teori inşa ediyor. Debray’de alıntılanan Che pasajındaki suni denge’nin Mahir’in suni denge teorisi ile bir alâkası yok. Che bunu Gerilla Savaşı adıyla yayınlanan makalesinde kullanıyor.[20] Bu kitap 1976’ya kadar çevrilmedi Türkçeye. Sadece Debray’nin alıntıladığı birkaç satır biliniyordu. O satırlar da epey sorunlu bir çeviriyle biliniyordu.

Che tam olarak ne diyor?

Aslında, Che şöyle bir şeyden bahsediyor: “Oligarşik diktatörlükle çatışmasızlık, halktaki korkuyu büyütür. Eğer gerilla silahlı eylem başlatırsa, halk cesaret kazanacaktır.” Che’nin dengeden kastı, Mao’nun askeri yazılarında kullandığı askeri denge’ye benziyor. Mahir’se bunu ideolojik bir çerçeve haline getiriyor.

Che’nin Gerilla Savaşı’nın İspanyolca aslına baktım, İngilizce çevirisine baktım, Debray’nin alıntıyı almış olabileceği Fransızca çevirisine baktım, Debray’nin Devrimde Devrim kitabının Fransızca aslına ve İngilizce çevrisine baktım. Hepsinde denge Latince kökenli equilibrium türünden bir sözcükle ifade ediliyor. Hiçbirinde suni diye bir sıfat geçmiyor, sadece denge var.

“Che’nin Gerilla Savaşı’nın İspanyolca aslına, İngilizce ve Fransızca çevirisine baktım, Debray’nin Devrimde Devrim kitabının aslına ve İngilizce çevrisine baktım. Hiçbirinde suni geçmiyor, sadece denge var. Çevirmen bir çeviri yorumu olarak eklemiş suni kelimesini.”

Debray’nin kitabının çevirisinde R. Güngör takma adıyla belirtilen çevirmen Alaattin Bilgi, daha net anlaşılsın diye bir çeviri yorumu olarak eklemiş suni kelimesini. Terimi Alaattin Bilgi icat etmiştir desek yanlış yapmış olmayız. Ama bu terimi kavramlaştıran, bir teorik çerçeveye dönüştüren Mahir Çayan. Che’den aldığını zannediyor kavramı. Siyasi dehasıyla bir terime bakıyor ve o terimin arkasını okuduğunu düşünerek yepyeni bir kavram geliştiriyor.

Che’nin hiçbir zaman teorisyen olma iddiası yok. Zaten Gerilla Savaşı da o dönem Küba ordusunu eğitmek için yazılmış bir askeri broşür, teorik bir metin değil. Ama Mahir bundan ikinci derece bir alıntıyı almış ve bunun üzerine bütün teorisinin odağına yerleştireceği bir kavram oluşturmuş. Bunu çektiğiniz anda, Mahir’in bütün teorisi çöker.

Suni denge yoksa silahlı propaganda’nın bir anlamı yoktur mesela. Çünkü Mahir silahlı propaganda’yı suni denge’yi kırmanın yegâne aracı olarak gördüğü için silahlı mücadeleye başvuruyor. Suni denge o kadar güçlüdür ki, –Marx’ın Almanca konuşmak (barışçı mücadele araçlarını kullanmak) ve Fransızca konuşmak (şiddet yoluyla devrim) metaforlarına başvuracak olursak– Almanca konuşarak kırılamaz, ancak silahla kırılabilir. Her silahlı mücadele silahlı propaganda değildir, silahlı mücadele daha genel bir kavram.

Silahlı mücadele ile silahlı propaganda arasında nasıl bir fark var?

Silahlı propaganda dediğimizde ideolojik bir dönüşüm yaratmaya, suni denge’yi kırmaya yönelik eylemden bahsediyoruz. Ve bu eylemin parti tarafından mutlaka sözel ve yazılı propaganda araçlarıyla desteklenmesi gerekiyor. Sözler silahlı eylemlerin propagandasını yapacak ki, köklü ideolojik dönüşümler gerçekleşebilsin, proletarya –veya halk kurtuluş savaşlarıyla birlikte onun özne rolünü üstlenen halklar– sınıf bilinci kazanabilsin.

Kavramın ilk kez kullanıldığı yerlerden biri olan Vietnam’daki silahlı propaganda birlikleri’nin silahlı mücadeleyle bir alâkası yok. Vietnam’daki silahlı propaganda grupları silah taşıyan ajitatör ve propagandistlerden ibaret. Saldırı olursa korunmak için silah taşıyorlar.

Mahir’in o dönemin devrimci literatüründe erişebildiği her şeyi okuduğunu, yurtdışından gelirken de Küba çizgisindeki Tricontinental dergilerinin İngilizcelerini yanında getirdiğini biliyoruz. Tüm bu okuduklarının ışığında, dünya siyaset kuramı açısından bütünüyle özgün bir kavramı, suni denge’yi geliştiriyor ve sömürge ülkelerin gözde mücadele biçimi olan silahlı mücadelenin özgül bir biçimi olarak silahlı propaganda’yı formüle ediyor.

Ankara, 1967

Suni dengeye dönerek vurgularsak, bu tamamen Mahir Çayan’a ait bir kavram, literatürde Çayan dışında kimsede bahsi yok, öyle mi?

Zaman zaman şöyle şeyler dolaşır: Mahir aslında fikirlerini falancadan almış, falan ülkenin devrim stratejisini uyarlamış vs. Ben de bu türden kulaktan dolma varsayımlarla başladım araştırmama. Bu kavramı Che’den almış, gidip Che’ye bakayım dedim, sonuçta kendi kitabındaki dipnotta da, Mahiryen hareketlerin teorik metinlerinde de böyle geçiyor. Ama Che’de yok böyle bir kavram! Belli ki Alaattin Bilgi bunu bir çevirmen yorumu olarak Debray’nin metnine eklemiş, Çayan da bunun üzerine bir kuram inşa etmiş. Mesela Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi (PASS) kavramı başka yerlerde var, silahlı mücadelenin ve silahlı propaganda teorisinin köklerini Vietnam ve Latin Amerika devrimcilerinde buluyoruz. Ama silahlı propaganda’ya suni denge’yi kırma işlevinin, yani ideolojik bir işlevin kazandırılması meselesi bir tek Mahir’de var.

Suni dengeyi kıracak olan silahlı propaganda teorisinin “Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi” ile nasıl bir ilişkisi var?

PASS olarak kısaltılan Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi’nin temel meselesi, adı üstünde, bir strateji olması. “Devrimi nasıl yapacağız?” sorusuna verilen bir cevap. O dönem Latin Amerika devrimci mücadeleleri de, Vietnam Devrimi de Çin Devrimi paradigmasını temel alıyor. Çünkü sömürge ülkelerde kentler, 1917 Rusya’sındaki kadar bile başat bir rol oynamıyor. Kırı örgütlemeleri gerekiyor, onlar da dünyanın en büyük köylü devrimini gerçekleştiren Mao Zedung’a bakıyor.

Mao kırların bir halk savaşı alanına dönüşmesi, savaş sonucu ele geçirilecek kurtarılmış bölgelerde sosyalizmin nüvelerinin kurulması ve sonunda halk ordusunun kentleri kuşatarak iktidarı ele geçirmesini içeren bir strateji geliştirmiş. Ama bir yandan da dünyada kır nüfusu giderek daralıyor ve kapitalizm giderek daha çok kentleşiyor.

“Partiden daha geniş, kitle cephesinden daha dar bir cephe hedefleniyor. THKP-C’nin C’si uygulanabilmiş midir? Sanmıyorum. “P” ve “C” çok karışıyor, aralarındaki çizgi çok bulanık. Çeşitli ülkelerde bu yaklaşım denendi. Kürt hareketinin aynı yönde girişimleri vardı. Mahir’in teorisinde en az gerçekleştirilmiş kısım Cephe.”

Bu stratejiyi en son uygulamaya çalışan yer 2010’larda Nepal’di.[21] Orada bile iktidar çatışmasının düğümü kentlerde çözüldü. Hindistan kırlarında Maocu gerillalar oldukça güçlenmişti bir dönem. Türkiye kadar bir araziyi kontrolleri altında tutuyor, iktidarı hedefliyorlardı. Ama dünyadaki kent nüfusunun azalmasıyla beraber Maocu stratejinin kırsal boyutunun büyük ölçüde gündemin dışına itildiğini söyleyebiliriz.

Bu dönüşümün ilk işaretleri 1970’lerde belirmeye başlamıştı. Konjonktüre hâkim olan, diyalektik eğilimleri kavrama becerisi çok gelişkin olan Mahir de görüyor bunu: Türkiye’de köylü nüfus hâlâ çoğunlukta, ama köyden kente göç, gecekondulaşma ve kır nüfusunun giderek daralması eğilimleri artık aşikâr.

Diyalektik sadece verili bir dönemdeki baskın yönü görmekle ilgili bir şey değil, o dönemde baskın olmaya doğru giden eğilimi de görmekle ilgilidir. O dönemin Latin Amerika devrimcileri de, Mahir Çayan da şehirlerin giderek önem kazandığını görüyorlar ve stratejilerinin başlangıç noktasına, kırlardaki bir savaşı değil, kentlerdeki bir savaşı koyuyorlar.

Kentlerde bir grup gerillanın yapacağı öncü savaşının kır savaşının temelini oluşturacağını, başlangıçta kentlerden kırlara doğru gidileceğini, kentlerdeki küçük gerilla gruplarının örgütlenerek kır gerillasını oluşturmaya başlayacağını öngörüyorlar. Ardından kırda kitleselleşme yaşanacak ve o noktadan sonra Mao’nun stratejisi devreye girebilecek, yani kır merkezli bir halk savaşıyla kentler ele geçirilecek.

“Günümüzü anlamak isteyen bir kişinin Mahir’den özellikle faydalanacağı kısmın suni denge olduğunu düşünüyorum. Örneğin, bugünlerde işçilerin, özellikle platform kapitalizmi prekaryasının her yerde eylemler yaptığı bir dönemdeyiz. Suni dengenin zayıfladığı bir dönem bu.”

PASS diye çerçevelenen bu stratejinin beş aşaması var: Şehirlerde öncü savaşı uygulanmaya başlanıyor. Sonra şehir gerillası geliştiriliyor ve kır gerillasını yaratmaya başlıyor. Ardından, şehir gerillası yaygınlaşırken kır gerillası geliştiriliyor. Kır gerillası yaygınlaştırılıyor ve nihayetinde halk savaşıyla devrim gerçekleştiriliyor.

Askeri bir strateji bu, ama politik yanı çok baskın bir askeri strateji ve temel özelliklerinden biri, politik ve askeri liderliğin birliği kavrayışına yaslanıyor. Bu kavram Mahir’de ilk yazılarından itibaren karşımıza çıkan bir sorunsala işaret ediyor. Devrimin önderliği kimde olacak? Mao’nun da yaşadığı bir çatışma bu.

Mao’nun parti lideri olması devrime yakın dönemlerde gerçekleşiyor, çünkü ilk dönemlerinde büyük ölçüde bir askeri lider olarak öne çıkıyor. Deniyor ki, yeni dönemin devrimlerinde askeri ve politik liderlik iç içe geçmek zorunda. Çünkü silahlı propaganda’nın kendisi bir politik araç. Bir askeri araç olduğu kadar, hatta ondan daha önemli olarak, bir politik araç, o yüzden bu kısmın çok önemli olduğunu vurgulayan bir strateji.

Bu stratejide cepheye özel bir rol biçiliyor, bu cephe de İkinci Dünya Savaşı dönemindeki anti-faşist cephelerden farklı. Komintern’in Faşizme Karşı Birleşik Cephe’leri gibi bir kitle cephesi de hedefleniyor elbette, ama bunun yanısıra daha askeri, daha örgütlü bir cephe, partiden daha geniş, kitle cephesinden daha dar bir cephe de hedefleniyor. Bunu Mahir’lerin ne kadar gerçekleştirebildiği bir siyasi araştırma konusu. THKP-C’nin C’si uygulanabilmiş midir? Sanmıyorum. “P” ve “C” çok karışıyor, aralarındaki çizgi çok bulanık. Çeşitli ülkelerde bu örgütlenme yaklaşımı denendi, Filipinler’de örneğin denendi. Kürt hareketinin aynı yönde girişimleri vardı. Ama Mahir’in teorisinin bileşenleri içinde en az gerçekleştirilmiş kısmın Cephe olduğunu söyleyebiliriz herhalde.

Türkiye’de faşizm meselesi hep gündemde. Bugünlerde İslâmcı faşizmden, neo-faşizm’den söz ediliyor. Otoriter demokrasi diyen var, muhafazakâr demokrasi diyen var. Çayan’ın sömürge tipi faşizm’inin günümüzde bir karşılığı var mı?

“Türkiye’de faşizm var mı, yok mu” tartışması Boran’ların TİP’iyle alevlenen bir tartışma. MDD çizgisi Türkiye’de faşizmin olduğunu verili kabul ediyor. Fakat kafalarında şu mesele var: Faşizm geçmiş iki savaş arasında gelişmiş emperyalist nitelikli baskın bir ideoloji. Zaten Dimitrov da “finans kapitalin en gerici, en şoven, en emperyalist unsurlarının açık terörist diktatörlüğü” diyordu. Bu tanımda iki husus kafalarını karıştırıyor. Bir, içinde yaşadıkları ülke emperyalist değil, sömürge ve daha çok sömürge ülkelerde görüyoruz bu faşizmi. İkincisi de, faşizmin faşistliği her zaman o kadar açık değil.

Aslında, faşizmin zaman zaman parlamenter biçimlerle iç içe geçebildiğini Dimitrov da söylüyor. Ama bu parantez hep gölgede kalmış. Zira, iki dünya savaşı arasındaki faşizm döneminde, faşist iktidarlar faşistliklerini gizlemeye gerek görmemiş. Parlamenter yöntemlerle faşizm kısa istisnalar haricinde hiç iç içe geçmemiş. Zaten Naziler gibi büyük bir savaş makinesi var ortada, ülkeleri fethede fethede ilerliyor. Ama 1970’lere gelindiğinde, sadece Mahir’lerin değil, tüm dünya devrimcilerinin kafasında bu soru var: Sömürgelerde faşizm olabilir mi?

1960-70’lerde Küba çizgisindeki Tricontinental dergisi bu konuda özel sayılar yayınlıyor, Sovyet Komünist Partisi çizgisindeki World Marxist Review da faşizm konusunu özel olarak gündemine alıyor.[22] Dönemin farklı sosyalist hareketleri şu sonuca varıyor: Evet, sömürgelerde faşizm olabilir.

Peki, bu faşizmin özellikleri nedir, İtalyan, Alman, Japon faşizmlerinden farkları nelerdir? Mahir’lerin kafa yorduğu sorulardan biri bu. Buna şöyle bir çözüm buluyorlar: Emperyalizm artık bizim gibi ülkelerde, yeni sömürge’lerde içsel bir olgu’dur; oligarşi denen bir hegemonik sınıflar bloku tarafından yürütülen bir yerelleşmiş iktidar biçimidir. Bu oligarşinin hükümet etme biçimi faşizmdir.

Ama bu faşizm, kitaplarda gördüğümüz gibi, ille de kahverengi gömlekliler, Nazi selamları vs. şeklinde ortaya çıkmaz. Daha sofistike biçimlerde, örtülü ya da gizli bir faşizm şeklinde de görülebilir. Bu da suni denge dediğimiz şeyi güçlendirir.

Faşizm açık olsa, direniş de daha açık, daha radikal biçimlere bürünebilir. Açık faşizm koşullarında belki başlangıçta daha az sayıda insan direnecektir, ama daha radikal olacaklardır.

“Emperyalizm kavramını lügatimizden çıkarmaya çalışanlara karşı elimiz Mahir’e, onun yeni sömürgecilik kavrayışına uzanmalı. Faşizm kavramını lügatimizden çıkarmaya yeltenenlere karşı elimiz sömürge tipi faşizm kavramına uzanmalı. Mevcut durum niye böyle sorusunu sorduğumuz her an elimiz suni denge kavramına uzanmalı.”

Faşizmin olup olmadığı o dönemde Dimitrov paradigması çerçevesinde tartışılırken, bugün artık bu tartışmaya liberal teorisyenlerin damgasını vurduğunu söyleyebiliriz. Faşizm sosyal bilimlerin en çok tartıştığı kavramlardan biri sonuçta. Tarihsel açıdan baktığımızda, dünyaya hâkim blokun iki dünya savaşı arasındaki dönemde tercih ettiği yönetim biçiminin faşizm olduğu belirgin bir şekilde görülüyor. Aynı şekilde, özellikle 1960-70’lerden itibaren Latin Amerika, Afrika ve Asya’nın birçok yerinde faşizmin yönetim biçimi olarak benimsendiği, özellikle askeri darbeler yoluyla iktidara getirildiği de görülüyor.

Faşizmin darbelerini bedenlerinde hissedenler onun faşizm olmadığını iddia etmiyor. Darbeleri dolaylı yaşayanlar veya uzaktan izleyenlerse “faşizm değil o, olsa duramazsın” demeye getiriyor. Fakat sözcüklerle ilgili bir tartışma değil bu. Bir yönetime faşist deyip demediğimiz ne tür bir mücadele yürütmeye niyetlendiğimizle ilgili.

1960’ların, 70’lerin TİP’i stratejisini yasal mücadele biçimi üzerine kurmuştu, o yüzden faşizm tespiti yapmıyordu. Çayan, İnan ve Kaypakkaya ise silahlı mücadeleyi temel alıyorlardı ve faşizm tespiti yapmadan böyle bir stratejiyi benimsemek mümkün değildi.

Bugün de benzer bir durumla karşı karşıyayız. Memlekette sosyalist mücadele yasal sınırlar içinde yürüyor büyük ölçüde. Bu yasal sınırların içinde kalma iradesinde olan bir yapının yönetim biçimine faşizm dememesi anlaşılır. Gerçi sömürge tipi faşizm tespiti yasal mücadele biçimlerinin imkânını bütünüyle ortadan kaldırmayan bir faşizm öngörüyor.

Nihayetinde, faşizmi anlamaya çalışırken birtakım kalıplar aramamız, şablona uyup uymadığını görmek için kontrol listelerine bakmamız gerekmiyor. Zira, zor ve rıza bütün devletlerin temel dengesi. Her devlet zor’u da uygular, rıza’yı da. Zor baskın nitelik haline geldiğinde ve devlet bu önceliğe göre örgütlendiğinde faşizm demeye başlıyoruz. Mahir, Türkiye gibi ülkelerde, faşizmin devletin temel örgütlenme biçimi olduğunu ve parlamentonun veya sendikaların açık olmasının buna halel getirmediğini söylüyor.

Umberto Eco’nun sözüydü değil mi, faşizmin illa üniformayla geleceğini sanmak…

Eco’nun faşizm teorisi hayli sorunlu, ama burada gerçekten haklı. Faşizm her seferinde üniformalarıyla gelmek zorunda değil.

Günümüzdeki siyasi tabloyu Mahir Çayan’ın tezlerinden yola çıkarak değerlendirecek olursanız, neler söylersiniz?

Günümüzü anlarken Mahir’de en çok bakmamız gereken kavram suni denge bence. Suni denge’nin içerimleri, yani suni denge tespiti yaptıktan sonra bunu değiştirmek için ne gibi strateji ve taktikler uygulanacağı, kır ile kentin hangi rolleri oynayacağı, sınıfların ne şekilde mevzilendirileceği, sosyalist mücadeleyi birinci elden yürüten siyasi yapıların tartışması gereken bir konu. Ama siyasi bir yapının içinde olsun olmasın, günümüzü anlamak isteyen bir kişinin Mahir’den özellikle faydalanacağı kısmın suni denge olduğunu düşünüyorum.

Örneğin, bugünlerde işçilerin, özellikle platform kapitalizminin prekaryasının her yerde eylemler yaptığı bir dönemdeyiz. Suni denge’nin zayıfladığı bir dönem bu. Suni denge’nin güçlendiği dönemlerde bu durumun ilanihaye devam edeceğini düşünmek çok mümkün. Zaten ideoloji böyle çalışır, verili anda güçlü olanın sonsuza dek güçlü olacağını vazeder. Bu da bizim psikolojimize bir tür sosyal depresyon şeklinde yansır. “Böyle gelmiş, böyle gider” deriz. Oysa tarihe biraz daha geriye çekilerek baktığımızda, suni denge’lerin çok güçlü olduğu dönemler de, çok zayıf olduğu dönemler de var. Gezi çok zayıfladığı bir dönem, 15-16 Haziran çok zayıfladığı bir dönem, ‘89 Bahar eylemleri de öyle.

Suni denge içinde bulunduğumuz zayıflık halinin geçici olduğunu anlamamızı sağlayan ve nereye vurmamız gerektiğine işaret eden bir şey. Mesela “Bu halk adam olmaz” lafının veya bunun daha ince biçimleri olan ve bir ülkenin halkına toptan milliyetçilik, şovenlik, ırkçılık atfeden tutumların suni denge’ye zarar vermeyeceğini, tersine güçlendireceğini, şikâyet ettiğimiz durumu daha da kötüleştireceğini bilmek suni denge’yi bilmekle mümkün.

Aynı şekilde, AKP’ye oy veren kitlenin karikatürleştirilmesi ve düşmanlaştırılması da suni denge’yi güçlendirecek bir şey olacaktır. Çünkü aslında o kitle, Mahir Çayan’ın Osmanlı’dan devralındığını söylediği, baba devlet ile ceberut devlet arasında, baba devlet kısmına inanmayı tercih eden ya da inanmak zorunda kalanlardan oluşuyor.

Bazı dönemlerde refah olarak görülen veya pazarlanan şeyin nispi olduğunu, aslında kapitalizm koşullarında yoksulluğun hep artarak devam ettiğini anlatan şey de suni denge. Mahiryen kavramlar tam da bu noktada yol gösterebilir.

Bugün emperyalizm kavramını lûgatimizden çıkarmaya çalışanlara karşı elimiz Mahir’e, onun yeni sömürgecilik kavrayışına uzanmalı. Faşizm kavramını lûgatimizden çıkarmaya yeltenenlere karşı elimiz Mahir’e, sömürge tipi faşizm kavramına uzanmalı. Mevcut durum niye böyle sorusunu sorduğumuz her an elimiz Mahir’e ve suni denge kavramına uzanmalı. Mahir’i sadece bugün değil, daha çok uzun bir süre güncel tutacak olan şeyler bu kavramlar ve kavrayışlar.

1+1 Express, sayı 179, Bahar 2022


[1] Barış Yıldırım, “Mahir Çayan ve Kesintisiz Devrim”, Mühürler: Türkiye Sosyalist Hareketinden Eserler içinde (ed: Gökhan Atılgan), Yordam Kitap, 2019.

[2] Özay Göztepe, Gezi Direnişi Üzerine Düşünceler, Nota Bene Yayınları, 2013.

[3] Barış Yıldırım, “Gezi’nerek Sanat: Bir Elim Gazda, Bir Elim Sanatta”, Gezi Direnişi Üzerine Düşünceler içinde, Nota Bene Yayınları, 2013.

[4] Barış Yıldırım, Sanki Devrim: Bir Devrim Gezi’sinden Notlar, Nota Bene Yayınları, 2014.

[5] Mahir Çayan, Toplu Yazılar, Özgürlük Yayınları, 1995.

[6] Bkz. Mao Zedung, Seçme Eserler Cilt: 1, Kaynak Yayınları, 1979.

[7] Mart 1919’da SSCB Komünist Partisi öncülüğünde, çeşitli ülkelerdeki komünist partilerin katılımıyla kurulan Komünist Enternasyonal. Üçüncü Enternasyonal olarak da bilinir.

[8] Mao Tse-tung, “On the Correct Handling of Contradictions Among the People”, Marxists Internet Archive.

[9] Dönemin Çin Milliyetçi Partisi.

[10] Dimitrov’un faşizm teorisi hakkında bkz: Georgi Dimitrov, Savaşa ve Faşizme Karşı Birleşik Cephe, Kaynak Yayınları, 1995.

[11] Mihri Belli, “Milli Demokratik Devrim”, Türkiye Sosyalist Solu Kitabı Cilt 1 içinde, (Der: Emir Ali Türkmen), Dipnot Yayınları, 2013.

[12] Barış Mutluay, Ziya Yılmaz, Nota Bene Yayınları, 2014.

[13] Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni: Dün, Bugün Yarın, Kırmızı Kedi Yayınları, 2018.

[14] Karl Marx, Louis Bonaparte’ın On Sekiz Brumaire’i, Çev: Tanıl Bora, Birikim Yayınları, 2016.

[15] Kavramın alındığı muhtemel yer “Régis Debray ve Brezilya Devrimci Hareketi” başlıklı makale, New Left Review’nun Ocak-Şubat 1974 tarihli 59. sayısında yayımlandı ve Türkçeye ancak Çayan’ın ölümünden sonra, 1970 ortalarında çevrildi, ilk basımı ise 70’lerin sonlarını buldu.

[16] Debray’nin bu eserinin değerlendirmesi için bkz. Leo Huberman ve Paul M. Sweezy, Régis Debray ve Latin Amerika Devrimi, Çev: Erhan Baltacı, Amara Basım Yayıncılık, 2018.

[17] Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, Çev: Alp Tümertekin, İthaki Yayınları, 2003.

[18] Karl Marx ve Friedrich Engels, Alman İdeolojisi, Çev: Sevim Belli, Sol Yayınları, 1999.

[19] Régis Debray, Devrimde Devrim –Brezilya Devrimci Hareketi, Eriş Yayınları, 2003.

[20] Che Guevara, “Gerilla Savaşı: Bir Yöntem”, Askeri Yazılar içinde, Yar Yayınları, 2005.

[21] Nepal’deki devrim için bkz: Aditya Adhikari, Silah ve Seçim Sandığı: Nepal’deki Maoist Devrimin Öyküsü (Çev: C. Şenesen), Yordam Kitap, 2018.

[22] Bkz. Tricontinental Bulletin. Havana, Mart 1972 ve WMR içinde “The Reality of the Fascist Menace”, World Marxist Review 16 (5), 1973.

Kaynak: birartibir.org